Askerin Nöbeti Denizcinin Seferi
Bu sene okuduğum en iyiler listesine giren bir kitaptan bahsetmek istiyorum -heyecanım el verdiğince: "Asker ile Denizci". Claire Kilroy tarafından yazılan bu roman, yeni doğan bebeğine karşı duyduğu yoğun sevgiyi ve bu sevginin onda yarattığı delilikleri, yaraları, bazen parıltıları anlatan bir kadın hakkında. Onun, bebeğinin, eşinin, sokakta göz göze geldiği insanların, mağaza çalışanlarının, bebek odasına yerleşecek mobilyaların, çocuklarını parka getirebilen babaların, terk edilecek gibi olmaların, delirecek gibi olmaların, güçlü kalmak mecburiyetinin hakkında. Her şeyin en başında tüm bunların nihayetinde elden kaygan bir sabun gibi kayıp gidecek olmasını bilmenin ama sonda dönüşülen şeyle ne yapılacağını bilmemenin hakkında.
Daha ilk sayfasını birçok esle okuduğum ve sayfayı çevirmeden alta şu notu düştüğüm bir kitap: "İlk sayfadan şahane!" Benim gibi bir kitabı okuyup okumamaya ilk sayfasıyla karar verenler varsa diye bir alıntı bırakayım şimdiden. Zaten kendimi tutamazsam altını çizdiğim tüm cümleleri ekleyeceğim sanırım yazının sonuna.
"Eh, Denizci. İşte yine birlikteyiz, ikimiz, birbirimizin kollarında. Dünya altımızda dönüyor ve şimdilik işler yolunda. Paylaştığımız şeyin geçici olduğunu henüz anlamıyorsun. Ama ben anlıyorum. Gözlerimi kapatıyorum ve anlıyorum.
Vakit gece yarısını geçmiş. Evde ayakta olan yalnız benim. Başıma çok işler açıyorsun ama şuna bakın, şuna bir bakın. Bir keresinde yanımızdan geçen bir kadın insanın ağzını sulandırıyor demişti, ben de sana biraz daha sıkı sarılmıştım. Durmadan seni sevdiğimi söylüyorum sana ama bu yetmez. Seni seviyorum, tamam mı? Seni seviyorum, oldu mu? Seni seviyorum, beni dinliyor musun? Anlıyor musun? Birlikte geçireceğimiz ne kadar vaktimiz kaldıysa o vakti seni bu sözle bombardıman ederek geçireceğim ve asla kastettiğim şeyi ifade edebilmiş hissetmeyeceğim. Neyim var benim?"
Kitap boyunca kendini "Asker", bebeğini de "Denizci" olarak anlatan bir kadın karaktere eşlik ediyoruz. Bu isimler, kitabın başında da yayıncının notuyla gördüğümüz bir tekerlemeden geliyor: "Tinker, Tailor / Soldier, Sailor / Rich Man, Poor Man / Beggar Man, Thief"(Tamirci, Terzi / Asker, Denizci / Zengin, Yoksul / Dilenci, Hırsız)
Claire Kilroy, annelik deneyimine şahitlik edeceğimiz filtresiz bir kadın karakter veriyor bize. Edebiyat camiasında da çok uzun süreler kutsanan ve hep en iyi portrelerle tasvir edilen anneliği son zamanlarda neyse ki daha doğal ve insani hallerde okuyabiliyor, görebiliyoruz. Bu da tam olarak öyle bir kitap. Asker, yani anne, çocuğuna duyduğu koşulsuz ve çıldırtıcı sevginin farkında ve bunu okura çok iyi yansıtıyor. Bu akıl almaz sevginin nasıl normalleştirilebildiğini, onunla beraber gelen endişe ve korkuya rağmen kadınların yaşamlarını nasıl sürdürebildiklerini de düşündüm kitap boyu. (Muhakkak bu kadarını fazla bulanlar olacaktır.) Tüm çıplaklığıyla verdiği için iliklerimize dek hissettiğimiz tek şey duyduğu bu sevgi değil onunla beraber gelen kimlik karmaşası da. Evliliğindeki sorunlar, yardımsız kalması, eski benliğini bir anda tamamen kaybettiğini hissetmesi, yalnız eşi değil tanımadığı birçok insan tarafından da beceriksiz, aptal anne olarak etiketlenmesi, hayal kırıklıkları, yorgunluklar... Yetmiyor; bir de bunları düşündüğü için bebeğine karşı duyduğu suçluluk, girdiği vicdan muhasebeleri var. Bir mesele sadece iyi ya da kötü tarafından ele alındığında inandırıcılığını kaybediyor bence. O şeyi doğal yapan onu tüm yanlarıyla ele almak. Burada olduğu gibi. Anneyi hem o muhteşem sevgisi hem de kaçınamadığı bıkkınlığıyla okumak bizi karaktere yakınlaştırıyor. Karakteri de doğala.
Kitap hakkında düşündüğüm ilk şey tekerlemeden neden asker ve denizci kelimelerinin seçildiği oldu. Şimdi ne kadar güzel bir seçim olduğunu anlıyorum. Bir kere karakterlerin isimsiz olması onları evrenselleştiriyor bence. Kadının bir ismi olsaydı onu direkt o kişi olarak okuyacaktık ama onun isimsiz bir asker olması tüm kadınların zaten hissettiği o duyguyu alıyor avucunun içine. Gece birçok kereler bebek ağlamasına kalkan, günün belli saatlerinde hiç dinlendiremediği bedeniyle bebeğini beslemek zorunda kalan, çok sık aralıklarla kokulu popolar temizleyen, bebeğin ateşinden, ishalinden, salyasından, sümüğünden, gülüşünden, ağlamasından, hıçkırığından, oyuncağından, parkından, uykusundan, giysisinden, her şeyinden sorumlu olan ve bunlar yetmezmiş gibi eve yemek ve temizlik yetiştirmeye çalışan, üstüne üstlük bir de bakımlı, sosyal ve dipdiri görünmesi gereken her kadın kendini bir asker gibi hissediyordur zaten. Hissetmeye mecali kalmasa bile böyle yaşadığı aşikâr. Çocuğun denizci olmasıysa bir gün gidecek olmasıyla alakalı bence. Daha kitabın başında anne kabulleniyor bunu zaten, "Paylaştığımız şeyin geçici olduğunu henüz anlamıyorsun. Ama ben anlıyorum." diyerek. Her çocuk ebeveyne gönderilmiş bir emanet. Tıpkı denizciler gibi gerçek limanlarının neresi olduğunu pek uzun yıllar bilemiyoruz.
Kitap boyu kadının medcezirine tanıklık edeceğiz demek yeterli sanıyorum. Ama ben özellikle bunun apaçık bir şekilde anlatılmasına hayran kaldım. Dilinin de bu doğallığa yakın olması, bir yandan duygusallığı da elden bırakmaması çok hoşuma gitti. Kadının kocasından hem nefret etmesi, hem ondan vazgeçmek istemeyecek kadar sevmesi -ve bunu diğer hisleri kadar açık ifade edememesi- de benim için çok etkileyiciydi. Başka bir erkeği, arkadaşını, kocasına tercih edecek zannederken söylediği bu cümle; "Arkadaşımın kocam olmasını istemiyordum. Kocamın arkadaşım olmasını istiyordum." okuduğum şeyin ne kadar gerçek ve insani bir şey olduğunu bir kez daha hissettirdi. Yaşadığı şeyler bir sanrı mı diye ikileme düştüğüm, kendine sataşırken benim de iç sesimle kavgaya dahil olduğum, çaresizken uzanıp ellerini tutmak istediğim anları, başımı kaldırdığımda beni rahatlatacak bir soluk arayışımı çok sevdim.
Hayır hayır, dayanamıyorum. Birkaç alıntı yazacağım. Birileriyle göz göze gelsem hakkında birçok şey anlatacağım bu duygu deryasını yazarak anlatamamak sinirlerimi bozuyor. En azından ondan bir şeyler ekleyeyim.
- "Senin için ne yapardım biliyor musun? Umarım bilmiyorsundur. Esas soru ne yapmazdım sorusu. Kainat yalpa vura vura etrafımızda dönüyor ve göklere senin için adam öldüreceğimi: senin için başkalarını öldüreceğimi, kendimi öldüreceğimi ilan etmeye hazır olan ben, senin uyuyan bedenini kollarımla sarıp koruyorum. İş oraya varırsa kocamı bile öldürürüm. Yemin ederim, benim durumumdaki bütün kadınlar aynen böyle hissediyordur. Bizler harıl harıl ortalıkta dolaşır, alışveriş arabalarını itekler, şunu bunu yapar durur, bu şiddette bir aşk normal hatta ev haliymiş gibi hareket ederiz. Bununla nasıl baş edebileceğimizi biliyormuşuz gibi. Ama ben bilmiyorum."
- "Ne kadar güzel olduğuna dair bir fikrin var mı? Fotoğraflar onu pek yakalayamıyor."
- "Aptalca sorular soran biri varsa o da benim. Başka herkese dünya çok daha net görünüyor. Bu hayatın gündelik basit işlerini becerebilme yeteneğim hiç yok. Sana ne vaat edebilirim? Hiçbir şey. Her şeyi. Bütün kalbimi."
- "Çarmıhtaki evlat olmak, ayakları dibindeki anne olmaktan daha kolaydı, çünkü anne oğlunun yerini almak için her şeye, her şeye razı olurdu."
- "Benim kaybetmekte olduğum şeyi sen ters orantılı olarak edinmekteydin, senin bağımsızlığın koşul olarak benimkinin ortadan kalkmasını dayatıyordu."
- "Takım makım değiliz. Orada su soğutucusunun etrafında durup kendinizi karılarıyla ilgilenen kocalar gibi hissetmek için karılarınızın doğum sonrası depresyonunu tartışan sizler. Tek yapmanız gereken yardım etmek. Ama bunu yapacağınıza, geç saatlere kadar çalışıyorsunuz. Tüm bebeklerin yatmış olduğundan emin olana kadar ofiste kalıyorsunuz. Sonra da ne kadar çok çalıştığınız konusunda birbirinizi tebrik ediyorsunuz. Patronlarınız, aile sorumluluklarınızdan kaçındığınız için sizi terfi ettirirken karılarınızın meslek hayatları yok olup gidiyor çünkü birisi kucağında bebekle bırakılıyor. Dahası çocuğumuz büyüyüp benim dırdırcı biri olduğumu düşünecek, tıpkı benim annemin dırdırcı olduğunu düşündüğüm gibi, çünkü anneler seslerini kesse ve durmadan karşı çıkmadan her şeyi yapsa işler ne kadar da kolay olurdu."

