Peki Peki Anladık
1985 baharında Türkiye'de televizyon demek TRT demekti ve TRT bir Mayıs akşamı Göteborg'a bağlanmıştı. Eurovision'un her yıl tekrarlanan töreni: ülkeler sırayla çağrılır, sunucu adları okur, şarkı başlar.
Sunucu Lill Lindfors'un önündeki kâğıtta, Türkiye'nin sırasında üç ad yazıyordu: Mazhar, Fuat, Özkan. İsveççe konuşan bir ağız için kolay sesler değil. Lindfors uğraşmadı; üç adın baş harflerini okudu ve geçti.
Grubun adı o gece orada kondu. Kendilerinin seçtiği bir ad değildi, bir başkasının dilinin kestirip attığı bir addı. İşin tuhafı, tutan da o oldu. Üç adam yirmi yıla yakın bir süredir kâh birlikte kâh ayrı sahnelerde dolaşıyordu. Ama Türkiye'nin onları üç harfle anması için bir İsveçlinin dili sürçmek zorundaydı.
Sahneye çıkan şarkının adı da iki ay içinde değişmişti. 1 Mart'ta TRT'nin stüdyosunda yapılan elemede adı "Aşık Oldum"du. Göteborg'a nakaratındaki üç heceyle geldi: didai didai dai. Bu üç hece hiçbir şey demiyor. Türkçe değil, İsveççe değil, hiçbir dilin sözlüğünde yok. Türkiye o yıl Avrupa'ya kendini anlatmak için bir aşk şarkısının en anlamsız yerini seçmişti.
Şarkı on dördüncü oldu, 36 puanla. Ama bu yazının konusu o puan değil. Konusu, o üç adamın o sahneye nasıl geldiği ve gelirken, beş yıl önce bu ülkede şarkı söylemenin ne demek olduğunu ne kadar iyi bildikleri.
Geri saralım. Altmışların ortası, Kalamış. Bazı anlatımlarda bir plak dükkânı, bazılarında sahil; yıl kimine göre 1965, kimine göre 1966. Değişmeyen tek şey bir çocuğun elindeki Beatles plağı ve başka bir çocuğun ona söylediği cümle: beraber dinleyelim mi?
O cümleyi kuran çocuk Ankaralıydı. Mazhar Alanson 1950'de Ankara'da doğmuş, Cebeci'de büyümüştü. Babası Ferruh Alanson, Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası'nda baş trompetçiydi; annesi ilkokul öğretmeni, eniştesi Devlet Tiyatroları'nın oyuncularından. Yani müziğin de sahnenin de evin içinden geçtiği bir çocukluk. Bir kaynağa göre babasını kaybedince aile İstanbul'a taşınmış, lise orada bitmiş. Kalamış'taki o çocuk, büyük ihtimalle şehrin yenisiydi.
Bu küçük sahnede beni en çok tutan şey, iki çocuğun birbirine bir söz değil bir ses üzerinden yaklaşması. Tanışmalarına vesile olan şarkılar İngilizce, belki ikisi de sözlerin hepsini anlamıyor. Elli yıl boyunca Türkçe şarkı yapacak iki adam, birbirini başka bir dilin şarkısında buluyor. Mazhar'ın ilk söz yazarlığı da buradan çıkacaktı: yabancı şarkılara Türkçe sözler yazarak başladı.
Fuat Güner'le birlikte Kaygısızlar'da çaldılar. Grubun kapısından o yıllarda kimler geçmedi ki: Barış Manço, Fikret Kızılok, Ali Serdar. Sonra 1971'de, yine Kadıköy'de, Kızıltoprak'ta üçüncü adam geldi. Özkan Uğur on yedi yaşındaydı, bas çalıyordu ve hem ince hem güçlü, insanın beklemediği kadar tiz bir tenor sesi vardı.
Kalamış'la Kızıltoprak arası yürünecek bir mesafe. Türk popunun en uzun soluklu üçlüsü, Moda'dan yürüyerek gidilecek kadar yakın bir sahil şeridinde bir araya gelmişti. Ama bir araya gelmek, beraber kalmak demek değildi. Önlerinde on üç yıl vardı ve o on üç yılın çoğunu ayrı geçireceklerdi.
Yetmişlerin başında Mazhar ve Fuat ikili olarak bir plak yaptılar ve adını koyarken hiç çekinmediler: Türküz Türkü Çağırırız. Kelime oyunu ortada; hem bir kimlik beyanı hem bir iş tarifi. Anadolu Pop'un en hararetli yıllarıydı, herkes türküyü elektriğe bağlamanın bir yolunu arıyordu ve bu iki genç de kendi yolunu bu başlıkla ilan ediyordu.
Plak elbette ki satmadı. Bu cümlenin üzerinde biraz durmak istiyorum çünkü MFÖ'nün hikâyesinde başarıdan çok beklemenin payı var. Bugün o plak, Türk psikedelik döneminin saygın kayıtları arasında anılıyor; içindeki "Sür Efem Atını" yıllar sonra Batı'da çıkan bir Türk psikedelik derlemesine bile girdi. Ama o gün raflarda kaldı. "Güllerin İçinden"in ilk hali de o plaktaydı. Şarkı, kalabalıkların ezberine girmek için on yıldan fazla bekleyecekti.
O yıllar boyunca yollar sık sık ayrıldı. Mazhar bir süre Ankara'ya, Devlet Tiyatrosu'nun sahnesine döndü; konservatuvarda okuduğu meslek onu bekliyordu. Fuat ile Özkan ise 1972'de Barış Manço, Kurtalan Ekspres'i kurduğunda grubun ilk kadrosundaydı. Özkan'ın yetmişleri bir müzisyen ajandası gibi okunur: Erkin Koray'la, Ersen ve Dadaşlar'la çaldı, Kardaşlar'ın son kadrosuna girdi, Aydın Çakuş ve Nur Yenal'la Ter'i kurdu. Bir önceki yazıda anlattığımız psikedelik on-yılın hemen her sahnesinde bu üç adamdan biri vardı ama hiçbirinde ön sırada değildi.
1976'da yeniden bir araya geldiler. Ayhan Sicimoğlu ve Galip Boransu'yu da yanlarına alıp İpucu Beşlisi'ni kurdular. Grup iki yıl dayandı. 1978'de Özkan bu kez Galip Boransu ve Cengiz Teoman'la Grup Karma'yı kurdu, Eurovision elemelerine "İmkânsız" adlı şarkıyla katılıp beş finalist arasında dördüncü oldu.
Bu döküm sıkıcı görünebilir ama içinde bir şey saklı. Yetmişlerin o kadro karmaşasında, kimin hangi gruptan çıkıp hangisine girdiğinin hesabının tutulamadığı yıllarda, bu üç adam aynı dersi tekrar tekrar aldı. Grup kurmak kolaydı. Zor olan, grup olarak kalmaktı.
Sonra 1980 geldi. Bir önceki yazıyı on-yılın nasıl kapandığıyla bitirmiştik: Cem Karaca yurt dışında, birkaç yıl içinde vatansız kalacak; Moğollar dağılmış; 12 Eylül'den sonra TRT'de pop yayını yasak, pop programcıları klasik müzik programı yapmaya zorlanmış. Yetmişlerin ön sırası ya susmuştu ya da gitmişti.
Arka sıradakiler ise kaldı ve çalışmaya devam etti. MFÖ'nün üç adamının darbe yıllarını nasıl geçirdiğine bakınca iki yer görüyorum. Biri para kazanılan yerdi. Sezen Aksu'nun, Ajda Pekkan'ın, Seyyal Taner'in arkasında çaldılar, kenara bir şeyler koydular. Başkasının şarkısında bas tutmak, başkasının adının altında vokal yapmak; yetmişlerden beri iyi bildikleri bir iş.
Öbürü bir okuldu: Ferhan Şensoy'un sahnesi. 1980'de Fuat ve Özkan, Şahları da Vururlar'ın müziklerini yaptılar ve oyunda yalnızca çalıp söylemediler, yer yer oynadılar da. Mazhar da aynı oyunda rol aldı; konservatuvarlı bir oyuncu olarak tanıdık bir yere dönüyordu. Ardından Kahraman Bakkal Süpermarkete Karşı geldi.
Oyunların adlarına bir bakın. Darbenin yılında sahneye "şahları da vururlar" diye bir oyun konuyor; birkaç yıl sonra mahallenin bakkalı süpermarkete karşı kahramanlık yapıyor. Şensoy'un tiyatrosu orta oyununun mirasını taşıyordu: söylenmesi zor olanı güldürerek söylemek, seyircinin kahkahasının arasına asıl cümleyi yerleştirmek.
Bu üç yıl, MFÖ'nün hikâyesinde çoğu zaman bir ara dönem diye geçilir. Bence değil. Bir müzisyen sahnede zamanlamayı öğrenir, bir oyuncu ise sözün nereye düşeceğini. Şensoy'un sahnesinde ikisi aynı anda öğreniliyordu. Sonraki on yılın MFÖ'sünü anlamak isteyen biri, plaklardan önce bu sahneye bakmalı. Hatta ilk albümdeki şarkıların bir kısmının önce bu oyun için yazıldığı, sözlerinin sonradan Mazhar tarafından yeniden yazıldığı anlatılır.
"Ele Güne Karşı" da bu yıllarda, 1980 civarında yazıldı ve uzun bir süre kimsenin şarkısı olamadı.
Önce Ajda Pekkan'a önerildi. Sonra Seyyal Taner şarkıyı beğenip aldı. Taner o sıralar "Naciye"yle yükselen bir isimdi; "Ele Güne Karşı"yla TRT ekranlarına da çıktı. Ardından 1981'de TRT'den boykot yedi. Bunun ne demek olduğunu bugün anlatmak zor. O yıllarda TRT ülkedeki tek yayıncıydı. TRT'nin çalmadığı bir şarkı radyoda çalmıyor, televizyonda görünmüyor, bir anlamda hiç var olmuyordu. Taner'in plağı çıkmadı. Şarkı, yazıldığı yere, üç adamın çekmecesine geri döndü.
Burada şarkının adına bir kez daha bakmak istiyorum. "Ele güne karşı" herkesin gözü önünde demek; elin, âlemin, mahallenin bakışları altında. Albümün adında hemen yanına "yapayalnız" geliyor. Kalabalığın tam ortasında, herkesin görebileceği bir yerde, tek başına kalmak. Bunu bir aşk durumu olarak okumak mümkün, şarkı da öyle okunmak istiyor. Ama 1981'in Türkiye'sinde, herkesin herkese baktığı ve herkesin yalnız kaldığı o yıllarda, bu iki kelimenin yan yana durması bana tesadüf gibi gelmiyor.
İşin ironisi şu: kalabalığın ortasında yalnız kalmayı anlatan şarkı, kendisi de üç yıl boyunca tam olarak bunu yaşadı. Herkes biliyordu, bir kere ekranda görünmüştü ama kimse onu söyleyemiyordu. Ne Ajda Pekkan'ın oldu, ne Seyyal Taner'in. Sahipsiz kaldı ve sahipsiz kaldığı için sonunda asıl sahiplerine döndü.
Murat Meriç bu hikâyeyi anlattığı yazısına güzel bir başlık koymuştu: şarkı kimseye kısmet olmamış, MFÖ'ye olmuştu. Kısmet kelimesi yerinde. Çünkü 1984'te şarkı nihayet plağa girdiğinde, onu bekleyen şey yalnızca bir şarkının başarısı değildi.
1984'te üçü ilk albümlerini kaydettiler. Plak şirketinin patronu başta çıkarmak istemedi. Adamı İzmir Fuarı'nda epey sıkıştırıp ikna ettikleri anlatılır. Bu ayrıntıyı seviyorum çünkü sonradan "gelmiş geçmiş en iyi Türkçe albüm" seçilecek bir plağın, bir fuar alanında, bir kapı aralığında, birkaç kişinin ısrarıyla dünyaya geldiğini anlatıyor.
Kayıtlarda Onno Tunç, Garo Mafyan, Erkan Oğur çalıyordu. Yetmişlerin arka sırası, kendi plağı için o dönemin en iyi müzisyenlerini toplamıştı. "Güllerin İçinden" on yıl önceki satmayan ikili plaktan alınıp yeniden kaydedildi; bu kez üç sesle. Plağın A yüzü "Ele Güne Karşı"yla açılıyor, ardından "Deli Deli", "Sen ve Ben", "Yalnızlık Ömür Boyu" geliyordu. Albümün tamamına ise o iki kelimeyi büyüterek ad koydular: Ele Güne Karşı Yapayalnız.
Gerisini herkes biliyor ama yine de söyleyelim. "Ele Güne Karşı" yılın şarkısı seçildi, listelerde aylarca kaldı, Mazhar yılın söz yazarı oldu. Murat Meriç'in deyişiyle albüm, 12 Eylül'le durulan piyasayı yeniden canlandırdı. Bir başka yazar o yılların pop piyasasını çorak bir araziye, bu plağı da çölde bir vahaya benzetir. 2017'de yüz kişilik bir jüri onu Türkiye'nin en iyi albümü seçti.
O 2017 dosyasında albümün hikâyesi anlatılırken bir cümle dikkatimi çekti: plak on beş yılın birikimiydi ve solistlerin ülkesinde, grupların rağbet görmediği bir dönemde, ilk kez üç kişilik bir grup dinleyicinin gönlüne girmişti. Bu tespit doğru ve sanırım tarihi olarak da önemli. Ajda'nın, Sezen'in, Nilüfer'in çağında, kapakta üç erkek adının birden yazması alışılmış bir şey değildi.
Ama ben bu plakta başka bir şey daha duyuyorum. Yetmişler ön sırasını kaybetmişti. Kalanlar arka sıradakilerdi ve 1984'te arka sıra ilk kez öne geçti. O kadar yıl başkalarının şarkılarında bas tutan, başkalarının adının altında vokal yapan üç adam, sonunda kendi adlarını, hem de üçünü birden, bir kapağa yazdırmıştı. On beş yıllık bekleyişin ödülü de belki buydu: tek bir yıldız olmamak.
Şimdi o A yüzüne bir kez daha dönelim çünkü sıralamada küçük bir ipucu var. İsim şarkısının hemen ardından "Deli Deli" geliyor.
Bir önceki yazıda Cem Karaca'nın yetmişlerini aşk şarkısından işçi şarkısına uzanan bir yol olarak anlatmıştık. "Tamirci Çırağı", "Parka", "1 Mayıs": dosdoğru, adıyla, sloganın kendisiyle. O dil 1980'de kesildi. Kesilmekle kalmadı, sahibini vatansız bıraktı. Dört yıl sonra plağa giren yeni kuşağın önünde iki seçenek vardı: ya hiç söylememek ya da başka türlü söylemek.
MFÖ ikincisini seçti. Sonraki yıllarda Türk tiplerini tiye aldılar; "Ali Desidero" ve "Piskopatım" birer karakter portresidir. Önyargıyla, rüşvetle dalga geçtiler; "Deli Deli" ve sonradan adıyla sanıyla "Rüşvet". Bir şarkıya "Rüşvet" adı koymak, şarkının içinde rüşveti kimin aldığını sormak, doksanların başında bile bir pop grubunun kolayca yapacağı iş değildi. Ama MFÖ bunu sloganla değil, bir kahkahanın içine gizleyerek yaptı. Dinleyen güldü, gülerken dinledi.
Ferhan Şensoy'un sahnesinde öğrenilen buydu. Hiciv, doğrudan siyasetin yasaklandığı yerde yaşamaya devam eden siyasettir. Yetmişlerin öfkesi bitmemişti; sadece kılık değiştirmişti. Takım elbise yerine kostüm giymiş, slogan yerine bir taklit yapmaya başlamıştı.
Bunun bir bedeli olduğunu da söylemek lazım. Kahkahanın içine gizlenen eleştiri, kahkahayla birlikte kolayca geçip gidebilir. Seksenlerin dinleyicisi "Ali Desidero"yu ezberledi ama içindeki tipe kendini ne kadar benzetti, bilmiyorum. Bazıları bunu yetmişlerin siyasetinin yumuşatılması, hatta evcilleştirilmesi olarak okur. Ben öyle okumuyorum ama o okumayı da anlıyorum. Bir dili korumanın yolu bazen onu değiştirmekten geçer ve değişen dil, korunan dilin aynısı değildir.
Göteborg'a dönelim. Didai didai dai.
Bir önceki yazıda TRT'nin Müzik Denetleme Kurulu'nu anlatmıştık. Kurul şarkıları sözlerinin "nezih" olup olmamasına, prozodi hatalarına, Türkçenin yabancı şiveyle söylenip söylenmemesine göre eliyordu. 1968 ile 1972 arasında denetime giren şarkıların yarısından fazlası yayınlanamaz raporu almıştı. Bütün bu düzenek kelimeler üzerine kuruluydu. Bir sözün ne dediğine, nasıl dediğine, kime dediğine bakıyordu.
Peki hiçbir şey demeyen bir söz ne olacak? Didai didai dai'ın prozodisi yok. Nezih ya da müstehcen olamaz. Siyasi bir mesaj taşımaz, taşıyamaz. Bir denetim kurulunun elinde tutup inceleyebileceği hiçbir şey yok. Anlamsızlık, anlamı denetleyen bir düzenin kör noktası.
MFÖ bu kör noktayı sevdi. Özkan Uğur'un o tiz tenoruyla söylediği, sözü neredeyse hiç anlam taşımayan şarkılar bu damardan gelir. Nakaratlarda heceler kelimeye dönüşmeden dans eder. Bunu bilerek mi yaptılar, darbe sonrası bir ülkede anlamsızlığın bir sığınak olduğunu düşünerek mi? Bilmiyorum. Büyük ihtimalle hayır; büyük ihtimalle sadece eğleniyorlardı, iyi bir nakaratın sözden çok sesle kurulduğunu biliyorlardı.
Ama bir şeyi bilerek yapmamak, onun anlamını değiştirmez. 1985'te devletin kanalı, devletin adına Avrupa'ya bir şarkı yolladı ve o şarkının en akılda kalan yeri hiçbir şey söylemeyen üç heceydi. Dört yıl önce aynı kanal bir şarkıcıyı ekranından silmişti. Şimdi aynı kanalın gönderdiği adamlar Avrupa'nın önünde anlamsız heceler söylüyordu ve kimse onlara bir şey diyemiyordu. Bu bir zafer değildi belki ama bir tür kaçamaktı. Bazen bir ülkede söylenebilecek en özgür şey, hiçbir şey söylemeyen bir şeydir.
Gülmek ve saçmalamak dışarıya dönük yollardı. Bir üçüncüsü vardı ve içeri açılıyordu.
İkinci albümde bir şarkının adı "Buselik Makamına"dır. Bir pop şarkısına bir makamın adını koymak; bunun üzerine biraz düşünmek lazım. Yetmişlerin psikedelik kuşağı türküyü amfiye bağlamıştı. MFÖ ise adı konmuş, kuralları yüzyıllardır yazılı bir sanat müziği makamını seksenlerin popuna çağırıyordu. Şarkı, Mazhar'ın tasavvufa dokunan ilk şarkılarından biri sayılır. Yıllar sonra Bauhaus'un sesi Peter Murphy onu "Big Love of a Tiny Fool" adıyla İngilizceye çevirip kendi plağına koyacaktı. Gotik rock'ın en tanınmış seslerinden biri, bir sanat müziği makamının adını taşıyan bir Türk pop şarkısını söylüyordu.
1988'de Dublin'e "Sufi" ile gittiler. Nakaratın bir kısmı İngilizce, bir kısmı Türkçe; şarkı denize açılan, aşka âşık olmuş bir sufiyi anlatıyordu. On beşinci oldular. 1990'da bir ilahi formunda "Ateş-i Aşka" geldi. Aynı albümün kapanışında Mazhar, Fahir Atakoğlu'nun müziği üzerine Edip Cansever'in dizelerinden derlendiği söylenen bir metni okuyordu: "Geçiniz".
Bir önceki yazıda "dem" kelimesi üzerinde durmuştuk. Psikedelik kuşak, Batı'nın Hindistan'da aradığı transı dedesinin sazının boş telinde bulmuştu. MFÖ aynı hareketi on beş yıl sonra tekrarladı ama başka bir kapıdan. Köyün yerine tekkeyi, türkünün yerine ilahiyi ve makamı seçtiler. Darbe sonrası Türkiye'sinde sokak tehlikeli, slogan yasak, siyaset kapalıydı. İçeri dönmek, bir yerde kalmanın en sessiz yoluydu.
Bunu kaçış diye küçümsemek kolay. Ama tasavvufun dili zaten bir saklanma dilidir: söylenemeyeni sembolle, aşkla, sarhoşlukla söyler. MFÖ belki de seksenlerde o dilin neden yüzyıllar boyunca işe yaradığını yeniden keşfetti. Dışarıda konuşulamayan şey içeride, bir makamın, bir ilahinin, bir sufi dansının içinde konuşulabiliyordu.
Buraya kadar anlattıklarım MFÖ'yü bir direniş grubu gibi gösteriyorsa, dürüst olmam gerekiyor; değildiler. Ya da yalnızca bu değildiler.
Seksenler Turgut Özal'ın seksenleriydi. Darbenin yasakları bir yanda sürerken, öbür yanda ülke dünyaya açılmak, tüketmek, renkli televizyonun önünde kendini yeniden kurmak istiyordu. MFÖ bu yeni Türkiye'nin aynasında kendini çok rahat tanıdı. Eurovision'a iki kez, devletin kanalı adına gittiler. Peki Peki Anladık'ın bir yüzünü yurt dışına açılma hayaliyle İngilizce şarkılarla doldurdular; hayal gerçekleşmedi. Bir sonraki albüm Vak The Rock'ı Hollanda'da kaydettiler, Türkiye'nin ilk animasyon kliplerinden birini çektiler. Mazhar zamanla bir reklam yüzüne dönüştü; "şapkasız çıkmam abi" lafı bir kuşağın ağzına onun sesiyle yerleşti.
Aklıma ister istemez o oyunun adı geliyor: Kahraman Bakkal Süpermarkete Karşı. Darbe yıllarında süpermarkete direnen bir bakkalın oyununda çalıp oynayan adamlar, on yıl içinde bir anlamda süpermarketin müziğine dönüştüler. Raflar yenilendi, ışıklar parladı ve hoparlörlerden MFÖ çaldı.
Bunu ihanet olarak okumuyorum. Yetmişlerin ön sırası ya hapisteydi ya sürgünde ya da susmuştu. Arka sıra hayatta kalmayı seçti ve hayatta kalmanın bir faturası vardı. Bu fatura bazen bir reklam kontratıydı, bazen İngilizce bir B yüzü, bazen de devletin televizyonunda gülümsemek. MFÖ o faturayı ödedi. Fakat gülerek, saçmalayarak, arada bir "Rüşvet" gibi bir şarkıyı kahkahanın içine saklayarak ödedi.
İkinci albümün adı bu tutumun en iyi özetiydi bence: Peki Peki Anladık. Bir teslimiyet cümlesi gibi duruyor ama tonuna dikkat edin. Kafa sallayarak, göz devirerek söylenen bir "peki". İkna olmuş birinin değil, tartışmanın artık işe yaramadığını bilen birinin cevabı. Bir önceki yazıda 3 Hürel'in, televizyona çıkmak için saçlarını kestirme şartına verdiği cevabı "ne isyan ne teslimiyet, düpedüz bir omuz silkişi" diye anmıştık. MFÖ o omuz silkişini bir albüm adına, sonra bir kariyere dönüştürdü.
Doksanlarda ve sonrasında daha seyrek kayıt yaptılar ama hiç tam dağılmadılar. Üyeler solo işlere, filmlere, dizilere, televizyon programlarına dağıldı; sonra sahnede yeniden yan yana durdular. Yetmişlerde öğrendikleri ders işe yaramıştı. Kadro değişmedi çünkü değişecek bir kadro yoktu. Üç kişiydiler ve üç kişi kaldılar.
Ta ki 8 Temmuz 2023'e kadar.
Özkan Uğur o gün aramızdan ayrıldı. Yıllardır savaştığı lenfoma üçüncü kez nüksetmişti; 69 yaşındaydı. Kızıltoprak'ta Mazhar ve Fuat'la tanıştığında on yedi yaşında bir basçıydı. Elli iki yıl boyunca bası çalarken grubun en zor partilerini o tenorla söyledi. Üçlü içinde solo albümü olmayan tek kişi oydu. Adı "yapayalnız" kelimesiyle hafızalara kazınmış bir grupta, hiç tek başına çıkmak istememiş bir adam.
Tam bir ay sonra, 7 Ağustos'ta, Erkin Koray Toronto'da öldü. Bir önceki yazıyı onunla bitirmiştik: Kadıköy'de doğdu, Toronto'da öldü, arada bir bağlamayı elektriğe bağladı. O yaza geriye dönüp bakınca, bir ay arayla iki kapı birden kapanmış. Biri yetmişlerin ön sırasının kapısıydı. Öbürü o ön sıra susunca sahneyi devralan, seksenlerin karanlığından geçirip ışığı bugüne taşıyan arka sıranın kapısı.
Göteborg'daki sunucu üç adı telaffuz edemediği için grubu üç harfe indirmişti. Kırk yıl sonra o harflerden biri sustu. Artık MFÖ derken, son harfin üzerinden biraz daha yavaş geçiyoruz.
"Ele Güne Karşı" ise çalınmaya devam ediyor. Kalabalık bir salonda, herkesin gözü önünde, binlerce kişi aynı nakaratı söylüyor. Yazıldığında kimsenin şarkısı olamamış, üç yıl sahipsiz kalmış bir şarkı, şimdi herkesin. Kalabalığın ortasında yapayalnız kalmayı anlatan şarkının, kalabalığın ortak malı olması; bu hikâyenin bana en çok dokunan ironisi bu. Belki de MFÖ'nün yaptığı şey hep buydu: yalnızlığı ele güne karşı söylemek, ta ki el ve gün onu kendi şarkısı sanana kadar.
Yazar'a ait Diğer Yazılar
Can Korur
Adana'da doğdu. Sert güneşin altında, dik yürüyen insanların arasında büyüdü. Genç yaşta edebiyatla tanıştı; kelimeleri önce tüketti, sonra dönüştürmeye başladı. Beat kuşağını sevdi, yeraltını benimsedi ama hiçbir kalıba tam olarak sığmadı. İstanbul'a geldiğinde yalnızdı ama yalnız kalmadı; yazdı, çalıştı, karıştı. Müziğe turntable başında, yazıya bar taburesinde tutundu. Merak ettiklerini değil, dayanamadıklarını seçti hep. Zamanla yarışmadı; kendi zamanını kaybettirdi.


