Sinema

Geber Aşkım: Yalnızlığın Üzerine Delilik Etiketi Yapıştırmak

   İbrahim Varelci       Mart 2026

Geber Aşkım: Yalnızlığın Üzerine Delilik Etiketi Yapıştırmak

 

Filmin orijinal ismi "die my love". Bunun Geber Aşkım, diye Türkçe'ye çevrilmesi çok akıllıca ve gerçekten kitabın ruhuna çok uygun. Kitabın diyorum çünkü Geber Aşkım bir roman. Yıllar önce okumuştum ve gerçekten beni tesiri altında bırakan bir kurguydu. Bu filmin edebiyat uyarlaması olarak nerede durduğu tartışmasına elbette girmeyeceğim fakat şu kadarını söyleyeyim ki romanı daha iyi. Romanı okuduğunuzda Grace'in iç dünyasına daha yakından bakabiliyorsunuz.

Bazı filmler izlerken rahatsız eder insanı, bazıları ise izledikten sonra. Film bittiğinde bile zihninizde dolaşmaya devam eder. Size daha çok rahatsız olabileceğiniz anıları hatırlatır. Lynne Ramsay Geber Aşkım'da rahatsızlığı adeta bir yöntem hâline getiriyor. Belki de bu yüzden, film bittiğinde aklımda kalan şey ne annelik ne delilik ne de lohusa depresyonuydu; benim için daha çok yönetmenin sinemasında neyi nasıl tercih ettiğiydi. Çünkü bu film anneliği anlatmıyor aslında. Anneliğin idealize edilmiş kurallarını da anlatmıyor. Dahası anneliğe atfedilen o kutsallığı tartışmaya açıyor desem, abartmış olur muyum bilmiyorum.

Filmde annelik bir vitrin gibi duruyor. Asıl meselenin yalnızlık olduğunu düşünüyorum. Ama adı konmamış, üstü örtülmüş, başka bir kelimeyle ikame edilmiş bir yalnızlık bu. Lynne Ramsay, yalnızlığı alıp onu "delilik" diye adlandırıyor.

Karadeniz'de bir kadın düşündüm. Doğup büyüdüğüm yerler olduğu için, kadını ilk o topraklarda tanımıştım. Onların doğumdan sonra "lohusalık" kelimesini ağzına aldıklarını hiç duymadım. "Depresyon" zaten literatürlerinde yoktu. Onların yaşadığı şeyin adı olmazdı. "Bir tuhaflık" der, geçerlerdi. Ya da hiç ağızlarını açmazlardı. Çünkü o yalnızlık, anlatılacak bir hâl değil; taşınacak bir yüktü. Kimse o kadınların duvarları tırmalamasını izlemezdi. Ya da kendilerini yerden yere atışlarını. Yerde sürünmelerini. Olur olmaz yerde soyunma fikrini düşünemiyorum bile zaten. Kimse suskunluğunu sinematografik bir kadraja almazdı. O kadınlar yavaş yavaş çekilirdi hayattan. Gürültü çıkarmazlardı. O yüzden de görünmez olurlardı.

Geber Aşkım'daki Grace ise görünür. Fazlasıyla görünür. Bağırarak, kırarak, kendini yerlere atarak. Hatta gözümüzü ekrandan kaçırdığımızda neredeyse bizi dürten, sarsan bir tarafı var Grace'in. Ekranın içinden fırlayıp bize tokat atacak gibi. Film, bu görünürlüğü cesaret sanıyor. Görünürlük böyle bir şey midir? Bu görünürlük, bir yerden sonra fazla bilinçli, fazla hesaplı, fazla "seyirlik" gibi geliyor bana.

Bu kadar büyük tepkiler neden? Bu kadar teatral bir çöküş ne anlatıyor?

Filmin çözümlenmesinde lohusalık depresyonu, bir açıklama değil bir kolaycılık gibi duruyor. Yaşanan acıyı küçümsediğim sanılmasın tabii. Ama film, meseleyi o kadar psikolojik bir başlığa sıkıştırıyor ki ilişkinin çürümesi görünmezleşiyor. Oysa bu hikâyede asıl kırılma, bebeğin doğumuyla birlikte cinselliğin susması. Temasın eksilmesi. Birlikte olmanın yerini aynı evde ayrı ayrı durmanın alması.

Jennifer Lawrence çok güçlü oynuyor, evet. Ama performansın gücüyle ilgili bir başka soru daha var: Lawrence, oyunculuğunu neden bu kadar büyütmüş? Neden her şey maksimumda? Neden tepkiler bu kadar abartılı? Hatta aklıma başka bir soru daha geliyor: Neden sinema hâlâ kadın acısını ancak bağırarak, kendini parçalatarak ciddiye alıyor?

Bir noktadan sonra şunu fark ediyor insan: Film Grace'i izliyor evet ama ona kulak vermiyor hiç. Çünkü onun ne yaşadığını göstermekle çok meşgul, neyi anlatamadığını merak etmiyor. Her kriz sahnesi bir öncekini bastırıyor. Gürültü artıyor ama iç ses geriye çekiliyor.

Filmin en çok takıldığım yerlerinden biri de Grace'in bedeniyle kurduğu ilişki oldu. Sürekli soyunuyor. Evde, ormanda, odada. Bazen bir meydan okuma gibi, bazen bir çağrı, bazen de neredeyse refleks hâlinde soyunuyor. Bu soyunma hâlinin neyi temsil ettiğini düşünmeye çalıştım ama net bir yere oturtamadım. Çünkü bu kadar ağır bir çöküşü, bu denli derin bir yalnızlığın içinde debelenen bir karakterin sürekli cinselliğe bu kadar diri bir biçimde yönelmesi bana sahici gelmedi. Depresyonun doğasıyla, ruhsal dağılmanın ritmiyle örtüşmeyen bir tarafı vardı bunun. Burada beden bir ifade alanı olmaktan çok, filmin temposunu ayakta tutan bir araç gibi duruyordu. Film, Grace'in ruh hâlini anlatmak yerine bedenini sergilemeyi tercih ediyor gibi geldi bana. Çünkü ruhun karanlığını anlatmak zordur, bedenin çıplaklığı ise daha kolay bir ifade biçimi. Çıplaklık kamera için daha çabuk sonuç veren bir yol. Bu da ister istemez filmin ağırlığını zayıflatıyor. Çünkü soyunma arttıkça, yaşanan şeyin içsel derinliği artmıyor aslında. Hatta tam tersine, bir tür aşinalık oluşuyor. Çıplaklık sıradanlaşıyor. Etkisi azalıyor.

Bu sahnelerin veya bu tercihlerin mi demeliyim, popülist bir tarafı olduğunu düşünmeden edemiyorum. Cesur görünme isteğiyle, seyircinin dikkatini diri tutma refleksi arasında gidip gelen bir seçim gibi duruyor bu. Oysa filmin gerçekten cesur olduğu yerler başka. Sessiz sahnelerin daha etkili ve daha cesurca olduğunu düşünüyorum. İlişkinin çözülüp dağıldığı, kimsenin bağırmadığı anlarda film çok daha güçlü bir duyguyla işliyor.

Grace'in sürekli soyunması bana bir özgürleşme, yalnızlığı ifade biçimi ve hatta deliliğin dışavurumundan çok, sinemanın kadına biçtiği tanıdık bir rolü hatırlatıyor. Acı çeken kadın bedeni görünür olmalıdır düşüncesi. Arzunun da oradan geçmesi gerektiğine inanılıyor. Kamera orayı seviyor çünkü. Ama hayat çoğu zaman öyle değil işte. Belki de bu yüzden bu sahneler bende bir boşluk hissi bıraktı. Çok şey gösterildi belki ama az şey söylendi. Beden vardı ama ruhun ağırlığı aynı ölçüde gösterilemedi.

Robert Pattinson'ın canlandırdığı eş karakteri kötü değil ama yok. Ve bu yokluk filmde neredeyse doğal kabul ediliyor. Oysa bu "iyi niyetli kayıtsızlık", günümüz ilişkilerinde en yıkıcı şeylerden biri. Film Grace'i merkeze alırken, bu yokluğu yeterince didiklemiyor.

Filmin finaline yaklaştıkça filmin susmak bilmeyen bir gürültü olduğunu hissetmeye başlıyorum. Oysa bazı hikâyelerin susarak daha dürüstçe anlatıldığını düşünüyorum.
Bazı çöküşlerin sessizlikle daha anlaşılır olduğunu. Bazı yalnızlıkların ise bağırıldığında değil, hiç konuşulmadığında görünür olduğunu.

Geber Aşkım tam da burada beni kaybediyor. Cesur olmakla gürültülü olmayı karıştırdığı için.

 

 

 

Yazar'a ait Diğer Yazılar

İbrahim Varelci

İzdiham dergisinin Türk edebiyatına kazandırdığı imzalardan olan İbrahim Varelci sinema ve edebiyat alanında eserler vermiştir. Yazarın üç kitabı vardır. 

 

İstanbul Kitaplığı

Tüm Yazılar

Öykü

Kama

Tüm Yazılar