Sinema

Başka Yolu Yok: Mağdurların Birbirlerine Doğrulttuğu Bıçak

   İbrahim Varelci       Temmuz 2026

Başka Yolu Yok: Mağdurların Birbirlerine Doğrulttuğu Bıçak

 

Kapitalizmin eleştirildiği her filme ayrı bir ilgim var. Kaldı ki bu bir cinayet filmi de olsa değişmiyor. Kapitalizmin şiddeti doğurduğunu düşünüyorum çünkü. Rekabet, rekabet ve ne pahasına olursa olsun rekabet. İnsanı insanlıktan çıkaran bir düzen. İnsan insanın kurdu oluyor. İnsan insanı tüketiyor, onu rakip olarak görüyor ve ona düşman kesiliyor.

Park Chan-wook'un Başka Yolu Yok filmi, ilk bakışta işinden çıkarılmış bir adamın giderek tuhaf, karanlık ve yer yer komik bir suç planına sürüklenişini anlatıyor gibi göründü bana. Fakat filmin asıl gücü, hikâyenin "neler oluyor?" kısmında değil, "kahraman bu bilince nasıl sahip oldu?" sorusunda saklı. Çünkü filmde cinayet, yalnızca kriminal bir eylem olarak kurgulanmamış. Burada cinayet; bir düşünme biçiminin, bir toplumsal düzenin, bir rekabet ahlakının en çıplak hâle gelmesinin sonucu olarak kodlanmış.

İnsan işini kaybettiğinde sadece maaşını kaybetmiş olmaz. Yaşama amacını da kaybetmiş olabilir ya da itibarı zedelenir. Bir iş kaybından öte her şeyini kaybettiğini bile sanabilir. Filmdeki ana karakter Man-su için de durum böyle. O da işini kaybediyor. Filmin en önemli kırılma noktası burası bence. İşini kaybetmesinin yanında ev içindeki konumunu, baba olarak kurduğu sessiz otoriteyi, hayata tutunma biçimini, kendisine dair inancını kaybediyor. Daha neyi kalır ki bir babanın? Sadece baba figürü olarak da bakmamak lazım. Modern insanın en büyük trajedilerinden biri de budur zaten: Kendisini çoğu zaman karakteriyle, merhametiyle, bilgeliğiyle değil işiyle, unvanıyla, üretkenliğiyle ve düzen içindeki işleviyle tanımlar. İş kaybedilince insan sanki kendini kaybetmiş gibi olur. Büyük bir kaotik düzenin içine yuvarlanır. Hatta bazen tamamen silinir. Filmin kök duygusu işte bu silinme etrafında dönüyor.

Man-su'nun yaşadığı, sıradan ve herkesin yaşadığı türden bir işsizlik hikâyesi değil. Film, yoksulluğun görünür biçiminden çok orta sınıfın statü kaybı korkusuyla ilgileniyor. Evin korunması, ailenin ayakta tutulması, çocukların düzeninin bozulmaması, bahçenin, seranın, eşyaların, gündelik alışkanlıkların sürmesi gerekiyor. Bütün bunları sıradan alışkanlıklar olarak nitelemek doğru değil bana göre; bunlar kişinin kendisini hâlâ "başarılı", "saygın", "yeterli" ve "normal" hissetmesini sağlayan işaretler. Park Chan-wook bu işaretlerin ne kadar kırılgan olduğunu gözler önüne seriyor. İnsan bazen evini korumak isterken, evi bir suç mahalline dönüştürebiliyor.

Filmin adı sıradan bir çaresizlik cümlesi gibi okunsa da işin aslının öyle olmadığı filmi izledikten sonra ortaya çıkıyor. Başka yolu yok cümlesi, Man-su'nun kişisel bahanesi olduğu kadar çağın insana fısıldadığı karanlık bir telkindir de. Gerçekten başka yol yok mudur yoksa insan yalnızca başka yolları düşünemeyecek kadar dar bir hayata mı hapsedilmiştir? Film, cevabı doğrudan vermiyor elbette fakat bize şunu sezdiriyor: Bazen seçeneğin olmayışı, toplumun öğrettiği bir kabulden ibarettir.

Man-su, onu işsiz bırakan düzenle hesaplaşmıyor. Onu hiçe sayan sistemle yüzleşmiyor. Aksine kendisiyle aynı kaderi paylaşan başka insanları hedef alıyor. Man-su'nun rakiplerini ortadan kaldırmaya yönelmesi bu açıdan çok çarpıcı. İşte filmin en sert sosyolojik tarafı da burada ortaya çıkıyor. Rekabet toplumu, mağdurları bir araya getirmiyor; onları birbirine düşman ediyor adeta. Herkes aynı korkunun içinde yaşıyor ama herkes diğerini tehdit olarak görüyor. Böylece asıl problemli olan sistem görünmez kalıyor, öfke yatay biçimde dağılıyor.

Mülakat odaları, CV'ler, referanslar, insan kaynakları cümleleri, kariyer tavsiyeleri, motivasyon konuşmaları... Hepsi medeni görünür. Fakat bütün bu nezih dilin altında acımasız bir eleme mantığı işliyor. Kim kalacak, kim dışarıda bırakılacak? Kim görünür olacak, kim unutulacak? Kim hayatına devam edecek, kim ailesinin gözünde küçülecek? Başka Yolu Yok, iş görüşmesini bile bir tür varoluş sınavına çeviriyor.

Park Chan-wook'un kamerası burada yalnızca bir adamın çözülüşünü göstermiyor; erkekliğin çalışma rejimiyle nasıl birbirine bağlandığını da gösteriyor. Man-su için iş, yalnızca gelir kapısı değil aynı zamanda erkekliğinin toplumsal kanıtıdır. Baba olmak, evi geçindirmek, ailenin merkezinde durmak, "başarısız" görünmemek... Bütün bunlar onun üzerine sessizce yığılmıştır. İşini kaybettiğinde, aslında kendisine öğretilmiş erkeklik rolünü de kaybetmeye başlar. Suç, bu rolü geri alma girişimidir adeta. Ne kadar korkunçsa, o kadar rahatlatır.

Film, Man-su'yu aklamıyor fakat onu anlaşılmaz da bırakmıyor. Seyirci, karakterle arasında rahat bir ahlaki mesafe kuramıyor bu yüzden. Bazen ona gülüyor, bazen ondan tiksiniyor, bazen de onun çaresizliğini fazlasıyla tanıdık buluyor. Park'ın kara mizahı da bu noktada iyi çalışıyor. Onun mizahı, seyirciyi rahatlatmaz; aksine rahatsız eder. Çünkü güldüğümüz anda, o karanlık düzenin içinde kendimize ait bir şey yakalarız.

Filmin kâğıt sektörü etrafında kurulması da yönetmenin bilinçli bir tercihi gibi görünüyor. Kâğıt biraz da emek, kayıt, hafıza, yazı, arşiv, insan elini çağrıştırıyor. Man-su'nun bağlı olduğu dünya biraz böyle bir dünya. Emekle, sadakatle, yıllarla, ustalıkla anlam kazanacağını sandığı bir dünya. Fakat çağ değişmiştir artık. İnsan emeği artık yalnızca ucuz iş gücüyle değil makinelerle, algoritmalarla, yapay zekâyla da yarışmak zorundadır. Man-su rakiplerini ortadan kaldırarak kendisine alan açacağını düşünür. Oysa filmin daha acımasız sezgisi şudur: Asıl rakip belki de artık başka insanlar bile değildir. İnsan, insanla boğuşurken oyunun kuralları çoktan değişmiştir.

Bu noktada Başka Yolu Yok, yalnızca kapitalizm eleştirisi yapan bir film olmaktan çıkıyor. Daha derin bir yere odaklanıyor. İnsanın kendi değerini üretkenlik üzerinden ölçtüğü, aile içindeki konumunu ekonomik başarıyla kurduğu, saygınlığı iş güvencesiyle eşitlediği bir dünyada ahlakın nasıl daraldığını anlatmayı deniyor. Normal hayatta olduğu gibi filmde de ahlak bir anda yok olmuyor. Yavaş yavaş, küçük adımlarla ahlak geri çekiliyor. İnsan yaptığı bir ahlaksızlığa önce bir gerekçe bulur. Sonra da "mecburdum" der. Belki de filmin en ürpertici tarafı budur. Kötülük ne büyük bir ideolojiyle ne bir nefretle ne de şeytani bir arzuyla gelir. Bazen düzenli bir aile babasının gündelik hesabına dönüşür. Taksitler, faturalar, okul masrafları, evin değeri, komşuların bakışı, eşin sessizliği, çocukların geleceği... Bütün bunlar birleşir ve insan kendisini ahlaki bir çukurun başında bulur ve en kötüsü tüm bunları mantıklı bir kararın eşiği sanır.

Sonuçta Man-su'nun hikâyesi yalnızca bir adamın iş arama sürecinde delirmesi olarak okunamaz. Başka Yolu Yok, adının ima ettiğinden daha karanlık bir yerden izleyenlere sesleniyor. Film bize çaresiz bir adamı değil çaresizliği üreten bir dünyayı gösteriyor. Göstermekle kalmıyor, bize bunu yaşatıyor, empati kurduruyor. Bu yüzden asıl soru Man-su'nun neden cinayet işlediği değil. Asıl soru, bir insanın ne zaman kendi vicdanına bile "başka yolu yoktu" diyebilecek hâle geldiği.

 

Yazar'a ait Diğer Yazılar

İbrahim Varelci

İzdiham dergisinin Türk edebiyatına kazandırdığı imzalardan olan İbrahim Varelci sinema ve edebiyat alanında eserler vermiştir. Yazarın üç kitabı vardır.